Yeni Projeler

LOGOSU VAR MOTTOSU VAR DERKEN... .

Hatice Nazlı Aydoğan yazdı: Devekuşu ve Markalaşmak... . .



Devekuşu gibi kafasını kuma gömmek
deyimini hepimiz bilir ve sıkça kullanırız.  Bu deyimi kullanırken kastımız, olası bir tehlike anında önlem almak yerine görmemezlikten gelme ya da saklanarak savuşturabileceğimizi sanmayı anlatmaktır.



Oysa devekuşları, yaklaşık 3 metre boyunda, 160 kilogram ağırlığında, gerektiğinde 64 kilometre hızla koşabilen ve tehlike altında iken bir aslanı tek tekmeyle öldürebilecek güce sahip savunma mekanizmasına sahip canlılardır.

Peki, devekuşları neden kafalarını kuma gömerler diye sorarsanız, kısaca anlatalım. Devekuşları için olağan, içgüdüsel bir davranış.. Anne ya da baba devekuşları, yerin yaklaşık bir metre altına gömdükleri yumurtalarını,   yavruları çıkana kadar günde birkaç kez çevirmek için kafalarını kuma sokarlar. Devekuşları beslenirken  ya da bir tehlike sezdiklerinde de yere uzanır ve kafalarını eğerler. Tahmin ediyorum  deyim, devekuşlarının bu durum karşısındaki davranışları üzerinden üretilmiş.

Konumuz deyimin öznesi olan devekuşları değil elbet.. Konuyu ekonominin en iyimser olasılıkla  yüzde 5’lik kısmına temsil eden şirketleri ile patronlarını  bir kenarda tutarak, iş dünyasının büyük, orta, küçük ölçekteki şirketlerini yoktan var eden ancak yönetemeyen patronlarına getireceğim. Neden “yönetemeyen” ifadesini kullandığımı açıklayacağım.

Sert bir eleştiri olacak farkındayım ancak başta Ekonomi Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı olmak üzere, TOBB, TİM ve KOSGEB gibi çeşitli devlet kurum ve kuruluşlari ile bazı STK’lar ve  hatta üniversiteler son birkaç yıldır, “Markalaşma, inovasyon-AR-GE” konusuna ciddi ciddi kafa yormakta ve işletmelerin bu konuda yolunu açarak, ülke ekonomisinin üretim ve ihracat potansiyelini arttırmak amacıyla ülke çapında büyük organizasyonlar, etkinlikler  yaparak, desteklemekte  ve çeşitli teşvikler vermekte.
Peki bu çalışmalar amacına ve ilgilisine ulaşıyor mu? Acı ama gerçek.. Koskocaman bir HAYIR! Nedenlerini pek çok başlıkta toplamak mümkün.
En başta büyük ya da KOBİ ölçeğindeki şirketlerin vergi, istihdam vb. yükleri. Haksız sayılmazlar elbette. Ancak iş dünyası temsilcilerinin, bu konuda devletin ilgili mekanizmaları ile gerçekçi, en büyüğünden en küçüğüne tüm işletmeleri aynı zamanda çalışanları ve vatandaşı koruyacak samimiyette bir teklifle masaya geldiklerine de inanmıyorum ayrı mesele.

İşletmeler, tüm bu  iyiniyetli girişimlere rağmen dışarda ve içerde devam eden siyasi/ekonomik belirsizliğin de etkisi ile -Dünya ve Türkiye sosyo-ekonomisi ilk defa bu süreçten geçmiyor. Neredeyse her  yılda bir dünyanın herhangi bir yerinde küresel ekonomiyi öyle ya da böyle etkileyen sorunlar yaşanıyor- kendini koruma refleksiyle acı acı  frene basıyor. Bu durumda önlem almak kaçınılmaz farkındayız. Süreçlerin, verimlilik ve  karlılığın maksimum fayda ile gözden geçirilmesi, işletmelerin ayakta kalması ve sürdürülebilirliğini sağlanması için şart.

Bunu da biliyoruz, anlıyoruz da niye iş buraya gelince? Neden daha önce bu ve benzeri durumlar için bir planımız yok.. Neden bu gibi durumlar söz konusu olunca frene basarak, devekuşu gibi kafamızı yere eğerek bazen de ölü taklidi yaparak tehlikenin çekmesini bekliyoruz?

En başta kültür, sonra da vizyon eksikliği.. Kimseler kusura bakmasın.Kültür eksikliği çünkü işletmelerimiz,   ticarete ekonomi kültürü ve bilgisinden eksik olarak atılıyor. İşletme kurmak, işletme sahibi olmak, sermaye yönetmek, çalışanlara liderlik etmek, müşteri ve kamu ilişkilerini doğru yönetmek, bireysel ve toplumsal olaylara duyarsız kalmamak, insani  ve etik değerleri korumak, rekabeti bu saydığımız değerlerin içinde tutmak…
Vizyon keza öyle..
İşletmenin kuruluş amaç ve hedeflerini belirlemek, gelecek vizyonunu oluşturmak, stratejilerini hazırlamak, uzun, orta ve  kısa vadeli planlarını yapmak, olası riskleri öngörmek ve bu tür durumlar için krizi yönetebilme kabiliyeti edinmek..

Kısaca binbir emekle kurduğu işletmesinin varlığını sürdürülebilir kılmak..

Tek cümle ile herkes bunu istiyor ve bunun için çalıştığını söylüyor. Yanlış, istiyorlar ama bunun için çalışmıyorlar. Sadece kar’a odaklı şirketlerde bu saydıklarımız belki 10-20 yıl sonranın işleri. Bakış açısını yeni kurulan işletme üzerinden aktaralım.Neden olmazı hep birlikte görelim.

Sermayemiz var, tecrübemiz de.. Para kazanırız evvelallah. İşletmemizi kurduk. Ofisimiz rezidansta olsun, havalı olur… Mobilyalar gösterişli olsun, müşteriyi etkilesin. Ya Allah Bismillah...
Allah utandırmasın.
…Amin..
İşletmenin adını koyduk. Aaaaaaa... Hay Allah … Bu isme çok yakın hatta neredeyse birebir nurtopu gibi bir rakibimiz var. Dakika bir, gol bir. İsmi değiştirsek olmaz.. Devam.. Haydi bir de logo yapalım, adettendir. Diğer şirketten ayrılmamız gerekiyor. Doğru.. Logo dediğin nedir ki? 100 liraya yapıyorlar. Yaptırdık, kartvizitleri de bastırdık. Allah, allah ne tesadüf…  Bizim logo, karşı caddedeki emlakçının logosu ile aynı… Bakalım logonun patenti var mı?
Çok şükür, yokmuş…
İyi de logo anonim ..
Herkes kullanıyor…
Sağından solundan çekiştirelim değiştirelim. Şirketin ismine uygun mu, faaliyetlerine yönelik bir algısı, bir hikayesi var mı? Boş iş bunlar… Biz işimize bakalım şimdi. Bir an önce iş yapalım, para kazanalım. Web sitemiz var mı var.Amma…Bedavasından…Ne kurumu ne de işi ne de tecrübeleri anlatıyor. Kim nesine bakacak? Önemli değil…Şimdi ne yapalım? Bir katalog yapalım, kendimizi anlatalım. Ona da eyvallah. Hani ya görseller .. Yok! Ne anlatacağız? Bilmiyoruz.. Yazın işte birşeyler…
Hoppala…
Olmaz… Haydi sizi baştan yaratalım. Öyle böyle bir ünvanınız var. Birey olarak sektörde iyi işler yapmışsınız. Harika…. Referanslar gani… Sağlam işler… Gurur verici.. İyi güzel.. Ancak siz hala hayalet şirketsiniz.. Hala bir isimden ibaretsiniz. Sizi kimse bilmiyor, piyasaya girdiğinizden kimsenin haberi yok. Sözle, anlatmakla biter mi, kim size bu kadar vakit ayırır? Vakit  nakittir Beyler.

Haydi, inat etmeyin.. Böylesi büyük işler yapmış ve  yapmaya aday bir şirket için markalaşma olmazsa olmaz. Gün eski gün değil. Dünya değişti. 40-50 yıllık şirketler bile değişmek zorunda kaldı. Rekabet büyük. Dijital devrim, teknoloji vs.. Rekabetçi yaklaşım, piyasa dinamikleri, kalite-fiyat dengesi.. müşteri ilişkileri... Rekabete ayak uyduran, değimi gerçekleştiren ayakta kalacak. Yeni dünyanın kuralı bu.. Kime anlatıyorsak…

Rüzgar yelkenleri şişirirken yol almak kolay. Ya hava süt liman olursa yol almak için küreklere ya da itici bir başka güce ihtiyacınız olacak.”Olsun, o zaman  bakarız”.

Bugünün iş dünyasını okumadan, piyasaları, rekabeti anlamadan, markalaşmadan, fark yaratmadan  işe girmek, olası riskleri önemsememek ya da görüpte kayıtsız kalmak. Yani kafayı devekuşu gibi kuma gömmek. Deyim yerini buldu mu, buldu..

“Biz düşündük, markalaşma işi çok pahalıymış.. Logosu var, mottosu var, kurumsal kimliği var, web sitesi var, kataloğu, broşürü var, satış pazarlaması var, sosyal medyası var… Bütçemiz yok. Önce para kazanacağız sonra bunları yapacağız… “

Güzel de… Çakma bir logo ile basılan bir kartvizitten başka hiçbir materyali olmayan, bırakın kurumsallaşmayı en ucuzundan markalaşmayı bile gereksiz bulan, hayalet şirketlere kim iş verecek, nasıl güvenecek? Kurumsal bir mail adresinden gitmeyen, kurum imzası olmayan  anlı şanlı “Kurucu-Genel Müdür” mailini kim dikkate alacak?
Şirketinizin ismi olması, bu ismi yakın akraba, eş- dost  ve çevrenizin bilmesi sizin marka olduğunuz anlamına gelmez. Tanınırlık, bilinirlik yetmez, hatta görünürlük bile yetmez. Marka, ürün ve hizmetlerinizin kimliğidir. Rakiplerinizden sizi ayıracak, tercih edilmenizi sağlayacak özelliklerinizdir. Markalaşma, şirketinizi kurmaya karar verdiğinizde başlar. Daha işin başında, faaliyet alanınızla ilgili pazarı ve rakipleri analiz etmek ve ona göre yönetim, maliyet, üretim, tanıtım, satış ve  pazarlama  stratejilerinizi oluşturduğunuzda başlar. Marka yaratmak, marka olmak ve marka kalmak bir yatırımdır. Zordur, profesyonel bakış açısı, planlama ve disiplin gerektirir. Markalaşmak profesyonel ekiplerle gerçekleşir. Sermaye sahibi olarak, yönetimden müşteriye her konuda bilginiz olmayabilir. Mümkün de değildir. Ancak bu işler için eğitim almış, uzmanlar var..
 Evet,   markaya yatırım yapmak pahalıdır. Çünkü yaratmak dediğimiz şey, bilgi, birikim, tecrübe ve hayal gücü ister. Dünyanın en pahalı işi hayal gücüdür. Fikir ardından gelir. Markanın yaratılmasından, konumlandırılmasına ve yönetilmesine kadar olan süreç profesyonellerin işidir. Siz yine işinizin başında olun, düşüncelerinizle liderlik edin. Ancak işi ehline bırakmayı da bilin. İşletmenizin en önemli yatırımı markadır. Sermayenizin yitip gitmesini istemiyorsanız, markanızın oluşturulması, tanıtılması, tutundurulması için bütçe ayırmak, değişen piyasa şartlarına, talep ve  tercihlere göre yenilenmek zorundasınız..

Günümüzde “Markalaşmadan da para kazanırım, ben bu işin ustasıyım”  diye yola çıktığınızda, siz tehlike anında başını kuma gömen devekuşu gibi tehlikenin geçmesini beklerken yine popüler bir  deyimle örnekleyeceğim, “Atı alan Üsküdar’ı geçecek”..

Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu yeni yüzyılda, klasik iş yapış biçimleri yerini yenilikçiliğe, inovasyona, AR-GE’ye bıraktı. Bugünün iş dünyasında yenilenmemek, farklılaşmamak, yenilmeyi ve yok olmayı baştan kabul etmek demek..

Şimdi, ilk sözüm marka ya da markalaşmanın kavram ve önemini anlayamamış, kurumsallaşmayı iç işlerinin işgal edilmesi olarak kabul eden hatta patronajı elinden kaçıracağı korkusu ile işletmesinin emir-komuta zinciri içinde emin ellerde olacağına inanan, “Markalaşmak çok pahalı.. Ben o parayla ne işler yaparım” diyerek yeniliklere direnen ve bildiğini okuyan patronlara … Yolunuz açık olsun! Hayal kurmak parayla değil nasıl olsa….

İkinci sözüm, ekonominin patronlarına yani ekonomiye yön veren icracı bakanlıklara, büyüğünden küçüğüne tüm işletmelere rehberlik ve liderlik eden kurum ve kuruluşları temsile yetkili eden akil  iş insanları ile sektörlerin STK başkanlarına….

İnovasyon ve AR-GE’ye yönelik çabalarınızı alkışlıyoruz.. Rekabetçi şirketler  ve sektörler  yaratma azminizi içtenlikle destekliyoruz.. Lakin oraya gelene kadar öncelikle işletmelerimize, markalaşmanın alfabesini, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşarak anlatmamız şart.
Üreten, ürettiği ile büyüyen bir refah  ülkesi olmanın tek ve biricik koşulu budur. Marka bilincine sahip olmayanların oluşturduğu bir ekonominin  bilim,   teknoloji, katma değeri olan ürün ve hizmetler üretmesi, bağımsızlığı ve  zenginleşmesi ise hayalle iştigaldir.
Umarım, kulaklara kar suyu kaçırabilmişimdir…




01.08.2017